***

Bu Blog'da: Ünlü isimlerle yapılan röportajlar ve hikayeleri, gidilen workshop'lar, izlenilen; film-tiyatro-konser notları ve hafta sonu önerileri yer almaktadır.

***

...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Elif Şafak'ın yeni romanı İskender üzerine bir söyleşi

En sevdiğim yazarlardan biri olan Elif Şafak’ın İstanbul Modern’de gerçekleştirdiği edebiyat söyleşisindeydim geçen gün. Konu Elif Şafak’ın son kitabı İskender ve dil üzerineydi haliyle. Yaklaşık iki sene önce başlamış kitabı yazmaya. Bunun ilk ayları araştırma sonrasında ise geceli gündüzlü bir yazım süreci geçmiş. Aslında bir ailenin hikayesini yazmak aklında varmış hep ama bu konuda da olgunlaşmayı beklemiş. Onun için doğru zamanda da bizlerle buluşturdu kitabını. Söyleşiden notlarımı sunarım sizlere...


O kendinden çok eserini konuşmayı seven ve Türkiye’de daha çok yazarın eserinin değilde kılığının kıyafetinin konuşulmasından rahatsız olan ama bunu yapmayan belli bir kesimin var olduğunu bilmesinden dolayı mutlu olan bir yazar.
O, her soruya cevap vermeye çalışan, anlatan, açıklayan ve konuşurken bir ırmağın akışını izlermişcesine derin anlatımlarla konuşan biri.
O, benim ciddi anlamda hayran olduğum, taktir ettiğim biri.

İskender’i yazarken temel çıkış noktanız neydi?
Temel çıkış noktam; “nasıl oluyor da aile bireyleriyle fiziksel olarak bu kadar yakınken aynı zamanda bu kadar uzak düşebiliyoruz” oldu. Hep beraber alışkanlıklarımızı tekrar ediyoruz, televizyon izliyoruz, yemek yiyoruz ama acaba aslında ne kadar tanıyoruz birbirimizi. Bu arada ailenin içindeki herhangi bir bireyde fırtınalar kopuyorsa aile bundan haberdar mı ya da ne kadarını biliyor? Bir odanın kapısı kapandığında çocuk içeride olanı biliyor mu? Neler yaşanıyor? Anne ne kadarını biliyor ya da anne neler yaşıyor çocuk bunu biliyor mu? Gibi düşünce üzerine kuruldu aslında roman. Yakınken birbirimize uzak durabiliyoruz: Bunun üzerinde durmak istedim. Göçmenlik çok önemli bir etkendi hikayede. Genelde ikilikler dikkatimi çeker benim; sıla-gurbet, doğu-batı, gitmek-kalmak, hatta gitmek ile kalmak arasındaki fark… İngiltere’de olmak, oradaki göçmen ailelerle konuşmak benim için çok önemliydi. Bana çok yüreklerini açtılar. Bunlar arasında ekonomik, siyasi ve eğitim amaçlı gidenler vardı. Tabiî ki Toprak ailesi hayali bir aile hayal gücünden beslenen. Ama bence yazarlar içinde yaşadıkları toplumun ürünüdür, dolayısıyla okuduğumuz gözlemlediğimiz şeylerde kitabın içine minik minik sızıyor.

İskender; oğlanlıktan erkekliğe jet hızıyla geçmek zorunda kalan bir karakter!
Ben bu romanı çok severek yazdım. Tek tek her bir karaktere bürünmeye özen gösterdim. Benim için en zoru İskender olmaktı. Çünkü baktığınızda yumak gibi İskender. Bir yanıyla bıçkın belki maço diyebileceğiniz bir karakter, etrafındaki güzelliklere karşı kırıcı, duygusal aslında duygularını bastıran biri. Diğer yanda, çok hızlı büyümek zorunda kalan bir oğlan çocuğu. Oğlanlıktan erkekliğe geçişi jet hızıyla yapmak zorunda kalıyor. Kırdğı kadar da kırılmış biri aslında. Bütün bu halde o yumağı çözmek zordu benim için.

Bu kitabı yazarken töre cinayeti lafını kullanmaktan sakındım…
Çünkü töre dediğinizde; doğuda, az eğitimli, daha düşük gelirli bir ailenin sorunu gibi ama öyle bakmamak gerek. İster istemez bizde kelimeler arası öteliyoruz. Aslında kadına yönelik şiddet; tamda burada, bulunduğum yerde oluyor. Bunu görmek gerek. Bence bunun doğusu batısı yok, etnik kökeni, zengini fakiri yok. Maalesef ki herkes bunu yapıyor ve biz kadınlarda bu işin içindeyiz.

Kitapta karakterden karaktere farklıklar koydum ki her birinin bulunduğu coğrafya anlaşılsın.


Benim hiçbir zaman tek bir dilim olmadı!
Bununla edebi dili kastediyorum. Pinhanda farklı bir üslup var Mahremde çok daha farklı bir üslup hatta Mahrem’de 19.yy Osmanlı’sını anlattığım bölümdeki dil ile 1990’lı yılların anlattığım dil birbirinden çok farklı. Aynı roman içinde farklı dilleri buluşturmayı arzu ettim. Benim her zaman dilin üslubunu değiştirmek gibi bir niyetim oldu. Bunda ne kadar başarılıyım bu tartışılır ama niyetimin ve arayışımın bu olduğunu biliyorum. Ben eski kelimeleri çok seviyorum. Eski kelimelerde yok aslında. Kelimeler bizden çok daha uzun ürünler. Tasavvuftan gelen birçok terimi kelimeyi severek kullandım. Hep şunu söylüyorum; tesadüf kelimesi yaşasın, rastlantı kelimesi de yaşasın ama bırakalım başka bir kelime de yaşasın. Çünkü hepsinde ayrı bir nüans var. Ben harflerin yerini değiştirerek yeni kelimeler yaratmayı seven biriyim.

İngilizce benim için matematiksel bir dil!
Kendimi başka bir dilde ifade etmeyi seviyorum. Yaklaşık 9 senedir yazıyorum. Aynı zamanda Türkçe yazmaya devam ediyorum. Çok kıymetli çevirmenlerle çalışıyorum. Çeviri bittikten sonra elime alıyorum tekrar okuyorum ve aslında ben her romanı iki kere yazıyorum. Bu iki kat mesai ve emek harcamak demek. Bu deliliği yapmamın tek sebebi bundan keyif alıyor olmam. Her seferinde düşünüyorum acaba bu kelimenin kökünde ne var? Sadece grameri değil düşündüğüm. Toplumu daha yakından görmenizi sağlıyor bu düşünce. Ben bunun özgürlüğünden son derece keyif alıyorum. İngilizce benim için matematiksel bir dil. Ben aklımda mantığımla beynimi kullanarak ilişki kuruyorum. Türkçe benim için daha duygusal bir dil. Ama ben her iki dilde de rüya görebiliyorum. Benim temel algım budur. Bir edebiyatçı birden fazla dille yazabilir, diller arası yolcululuk yapabilir. Bir edebiyatçı yerel olabilir ama edebiyatımın öbür ayağı evrensel olabilmeli. Biz bunu sanatla edebiyatla yapmalıyız.

Sanki yazarı tanıyormuş gibi şahsa yönelik yazıları çok incitici buluyorum…
Bizim Türkiye’de yazıyı konuşmaya çok ihtiyacımız var. Bunun olmayışından en çok da yazarların muzdarip olduğunu düşünüyorum. Bizde yazardan çok kılığı kıyafeti konuşuluyor. Sanki yazarı tanıyormuş gibi şahsa yönelik yazıları çok incitici buluyorum. Yalnız kendi adıma değil, tüm yazarlar için incitici buluyorum. Bizim bir emeğimiz var. Konuşulacak bir şey varsa o da eserdir. Buraları sevdim buraları sevmedim benim eleştirim budur, böyledir. Eleştiri; bir başkası kendini geliştirsin bir sonrakini daha iyi yazsın diye yapılır. Bence eleştiri böyle yapılır. Bizde ise saldırı niteliğinde kişisel şekilde oluyor. Türkiye’nin tamamı böyle değil. Zaten bunu bilmesem moralim çok bozulurdu. Bana gelen okur mektupları beni besliyor, çok hoşuma gidiyor. Bence her iftira-yalan bir şekilde dönüyor ve gelip kişiyi buluyor. Ben buna inanıyorum. Tartışalım ama kişiler üzerinden değil eser üzerinden konuşalım istiyorum. Bu benim alın terim. Kendi emeğimden yola çıktım. Daha dün başlamadım yazmaya ben. İnsanların emeğinin hiçe sayılmasına üzülüyorum. İmzasız suçlama yapabiliyorsunuz internetten ki bu da hiç hoş olmuyor…

2 yorum:

  1. aaaaah cok guzel, keyifle okudum! yuregine saglik!iskenderide aldim zaten, yakinda baslicam!
    http://maffionista.blogspot.com/

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim ;)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...